20 Haziran 2010 Pazar

Yazacak çok şey var aslında...

Hayat çok garip, garipliklerle dolu koşuşturmacalarla dolu devam ediyoruz yaşamaya. Bir de kocaman binaları olan büyük şehirlerde yaşıyorsanız o zaman insanlıktan çıkıp zaman zaman canavar olabiliyoruz bir çoğumuz. Toplumsal olarak duyarsızlık had safhada, sadece konuşmayı biliyoruz, sıradan insanlarız biz tamam burası doğru ama şu ülkeyi yöneten adamlar onlar bizi temsil ettikleri varsayılan ama kendi çıkarları için değil ülkeyi gezegeni bile satma potansiyeli olan politikacılarımız ne yapıyorlar... Zamanı,anı kurtarma çabası içinde geçiyor hayatımız. Ne gelecekle ilgili plan, program yapıyoruz ne de hedeflerimiz var çoğumuzun. Yeni moda olmuş akışına bırakmak yaşamı. Bi bıraktık mı akişina bi daha toparlıyamıyoruz. Hedefsiz, ezbere yaşayan sadece gündelik hayallerin peşinde koşan bir toplum olduk bugunlerde...
Hüzünlü bir Babalar Günü
     Bugün BABALAR GÜNÜ ... Babamı kaybedişimizin 102.günü, onsuz geçen ilk babalar gününde yüreğim sızlıyor,içim acıyor... Baba sana verdiğim sözleri yerine getireceğim..Biliyorum beni görüyosun, mutlu olduğum her an sende mutlu oluyorsun... Günün kutlu olsun babacım...Mezarına güller, karanfiller bıraktım.. Seni Seviyorum... Oğlun...

Hastane Bahçesi

Sevgili dostlar, canım fena halde sıkkın. Bu postu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesinden yazıyorum. Teyzemi ziyarete geldik. Gerçi bu yaptığımız ziyaret değil, en azından benim için. Çünkü teyzem beni hiç sevmiyor sanırım. Kendisi şizofreni hastası. 8 yıl önce gene yaptmıştı hastaneye. Enişten onu ve kızını terk ettiği için 8 senenin 6sı aynı evde olmak üzere geniş bir aile olduk, ya da olamadık. Hasta olmadan önce beni çok sevdiğini biliyorum. Ama özellikle son bir iki senedir garip şekilde nefret ediyor benden. Kafaya çok takmıyorum, sonuçta durumunu anlıyorum. Ama üzülüyorum biraz.

Bazı arkadaşlar her şizofreni hastasını filmlerdeki karizmatik dahiler gibi zannediyor. Teyzemin son sekiz senedir bir dahilini göremedik. Hasta olmasına rağmen süper kadınlar çünkü teyzemdir. Annem ve babam yaşlı insanlar. Peder 60 annem 58 yaşında. Onlarında vücudu bu ziyaret temposuna dayanmıyor artık. Ben götürüyorum teyzemin kızını hastaneye. Onlara gününe göre değişen uzunluklarda sohbet ediyorlar. Ben yanına gidiyorum ama pek yüz vermiyor bana. Biraz konuşmaya çabalıyorum, ama olmayınca onun moralini bozmamak için kantine gidiyorum. Garip bir yer bulası. Çevremde hastalar oluyor. Haftasonlarımı hasta abilerle garip bir hastane kantininde maç izleyerek geçiriyorum. Allahtan kantinci delikanlı adam, wireless şifresi veriyor. Ha birde anlaştık onunla, normalde çay 50 kuruş, ben hastalara ısmarlayınca 30 kuruş yapıyor fiyatını.

Hep gidiyorum böyle tezyeme sanırım 8 9 gün oldu. Korkuyormuş çünkü bizim onu terk etmemizden. Doktoru daha uzun bir süre kalacak dedi. Ellerinden geldiğince sosyal hayata dönebilecek hale getireceklermiş. Sordum, biz dedim düzelebilecek miyiz, bilmiyorum dedi. Çok fazla akraba kültürü olan bir insan değilimdir. Amca ve hala çocuklarının çoğu bana göre dangalak olduğundan hiçbiri ile görüşmem genelde. İçlerinde bir tanesi normaldir bana göre. Hal böyle olunca teyzem annem, babam ve öz ablam olmamasına rağmen bir insan dışında tek insan. Çok canım sıkıldı, yazınca biraz kafam dağılır diye düşünüyorum. Sizinde canınızı sıktım. Özür dilerim.

Efe Yılmaz

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bıkkınlık Hali

Bu ülkenin alışılmış sabahlarından birisi aslında. 30 senedir zaman zaman böyle sabahlara uyanmaya alıştı bu ülkenin insanları. Kimse çözüme bakmıyor, kimse çözümü düşünmüyor 30 senedir. Çocukluğum, terörün arkasındaki dış güçler söylemleriyle geçti. Bütün komşularımız bize düşmandı. Yunanistan batımızı, Irak ve İran güney doğuyu, Ruslar ise doğuyu istiyordu. Böyle delirtilmiş bir milletin evladıyım ben. Herkesin olduğu kadar benimde çevremde tanıdığım insanlar etkilendi terörden. Abilerimdem, tanıdıklardan o bölgede askerlik yapanlar oldu. 18li yaşlarıma kadar olayın diğer tarafını çözemiyordum kafamda. Tamam bütün Kürtlere PKK'lı olarak bakmıyordum, ama Kürt neydi, Pkk neydi, bu adamlar ne istiyordu, niye dağa çıkıyorlardı çözemiyordum. Öss belası vardı başımda, kafamı test kitaplarından kaldırıp göremiyordum bazı şeyleri. Sonra üniversite ile birlitke bazı şeyleri daha yakından görmeye başladım. Şerefsizliğinden emin olduğum ordunun niçin şerefsiz olduğunu tam anlamıyla anladım. Hükümetlerin (hiçbirisini ayırmıyorum) ne kadar basiretsiz olduğunu gördüm. Yıllarca biz insanları uyuttular. Kürtleri önce onlar ayırdılar bizden, sonra bizim ayırmamıza neden oldular. Teni bizden esmer diye, insanları kötü görmeye başladık. Vatan toprakları belki bütündü, ama biz halk olarak parça parça olmuştuk.

Bu kaçıncı karakol saldırı bilmiyorum. Ama karakolların dağ başında unutulmuş tabutlar olduğunu bililiyorum. Kim bir insanı oraya ölmeye gönderir anlamıyorum. Güçlü olmak bu kadar mı önemlidir. Haysiyetsiz komutanlar, kendilerini önemli ve güçlü hissedecek diye nasıl insanları ölüme gönderir bunu hiç çözemedim. Kendi evladını öldüren orduyu bu insanlar nasıl seviyor çözemedim. Dış mihrakları 30 senedir yenemeyen devlet, niçin kendini kapatmıyor, denedik ama olmuyor demiyor çözemedim. Niçin bir tane dışişleri bakanı çıkıp, 30 senedir bir uluslararası politika stratejisi geliştiremedik, özür dilerim bu onursuzluk ve aptallık yaşayamıyorum deyip kendisini öldürmez çözemedim. Bu ülkede o insanları bizden biri yapacak adımlar niye atılmaz. Niye insanlar kendi dillerinde konuşamaz. Niye devlet dairelerinde Kürtçe bile tercümanlar bulunmaz çözemedim. Devlet doğuya gönderdiği öğretmenini niçin koruyamaz çözemedim. Oradaki şartları iyileştirecek, insanların dağa çıkmasını engelleyecek şeyler niçin yapılmaz çözemedim. İnsanlar niçin feodal düzene baş kaldırmaz çözemedim. Çocuklar niçin hapiste bilmiyorum. Bu ülkenin Jitem'i oraların üzerinden tank gibi geçerken, hepimiz nasıl sustuk bilmiyorum. Bunları konuşanları, öldürürken insanlar nasıl izledik. Susurluk kazasından hiçbirşey çıkmadı biz bunu nasıl unuttukta yaşıyoruz bilemedim.

Kimse kimseye dağa çıkıyorlar diye kızmasın. Kafama uygun benin doğrularıma yakın olan bir örgüt bulsam kendime bende çıkarım dağa.

18 Haziran 2010 Cuma

Parfüm

En ufak şeyi, geçmişle ilişkilendirme gibi sorunlarım var. Bir yer, bir söz falan filan. Gece uykumu tam alamadım. Uykuya yolda devam ettim metrobüste. Gerçekten toplu taşıma araçlarında uyumak üzerine master tezi yazarım. Ama daha rahat ve güzel şehirlerarası otobüslerde uyuyamamam dillere destandır. Beraber uzun yolla gittiğimiz bütün sevgililerimin (yaklaşık 200 kadar) burnundan getirmişimdir yolu. Neyse konuya dönelim.

Kulağımda kulaklık, mışıl mışıl uyurken, bir koku duydum. Kendisi hala İngiltere'de olan ve zaman zaman kendisini özlediğim eski sevgilimin parfümüydü burnuma gelen. İrkildim, nerede olduğumu düşündüm. Gözlerimi açıp, yanımdaki yabancıyı görünce normale döndüm.

Sikik bir cuma sabahı başlangıçı oldu. Akşam sanırım ve umarım arkadaşlarıma olacağım. 1 hafta 10 gündür zaten saçma ve sıkıcı bir hayat yaşarken, bu başlangıç hiç güzel olmadı. Zamam zaman herşeyi unutturcak ilaçların haberleri çıkıyor gazetelerde. Düşünüyorum, alsam mı bir tane diye, hayut kendimi kobay etsem mi diye. Sonra mutlu oluyorum, canımı sıkan bu anılarda. Çünkü acısıyla tatlısıyla, komik bir hayat yaşıyorum.

17 Haziran 2010 Perşembe

Metrobüs




Aletin saçmalığı, metronun eksikliği gibi konulara hiç girmeyeceğim. Benim söyleyeceklerim hergün metrobüsü kullanan bir insanın çığlığı. Bıktım arkadaş, her sabah ve akşam ter kokan bu cihazlara binmeye. Sabah saat 10'da bir insan nasıl ter kokar? Sabah duş alıp, evden çıkan insanlar nerede yaşıyor lan? Tanısanız fark edersiniz, normal bir insan evladına göre fazla terlerim. O yüzden hergün duş alıp öyle çıkarım evden. Hadi anlarım fakirlik, yokluk içinde hergün duş almak güzelim halkım için artık lüks. Ama bu insan vücudunun belli başlı kokan yerleri var arkadaş. Bari oraları bir sil öyle çık evden. Her sabah ve akşam çemen kutusunun içinde yollarda sürünmekten bıktım.
Kimsenin imanı hakkında şuursuz yorumlar yapmak istemem, ama temizlik imandan gelir diye yazıyı bağlamak niyetindeyim.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Bu yazıyı okuyanınız vardır sanırım. Yaşadığımız ülkede içselleştirdiğimiz vahşetlerden bir tanesi. Ölen işçiler, ölen askerler, dövülen kadınlar, aylardır hapis yatan çocuklar, töre cinayetleri vs gibi içselleştirdiğimiz ve artık yadırgamadığımız bir çok anormallik var hayatımızda. Bunu yapmayı nasıl başarıyoruz bilmiyorum. Kimseye kızmıyorum, ama anlamıyorum. Geçen hafta Filistin ve İsrail meselesine öylesine üzülmüştük. Kendimizce fikirlerimizi paylaşmıştık. Biliyoruz ki değişen bir şey yok Gazze'de. Oradaki insanlar hala mutsuz, hala insani şartlardan çok uzak bir hayat sürüyorlar. Biz buna geçen hafta üzülürken, geçen hafta aklımıza günde belki 100 kere Gazze gelirken, şimdi günde 2 kez gelmiyor belki de. Belki de sorun bende. Sizin geliyor, benim gelmiyor biliyorum. Eminim vardır bizim bu durumumuzun bilimsel ismi. Azat ile ilgili yazıyı okuduk, ve çoğumuz üzüldük. Belki birkaç tanemiz gece uyurken zorlanacak. Birkaç tanemiz yarın sabah Azat'ı düşünecek. Karşımıza yeni bir üzüntü çıkana kadar. Üzüleyeceğiz ve hiç birşey yapmayacağız. Ama halbuki uğrunda savaşılacak bir şey varsa, o da Azat'tır, ölen işçilerdir, hapisteki çocuklardır böyle isyan edilesi bütün olaylardır. Ama biz, en çok mücadeleyi kendimiz için veriyoruz. Gerçekten insan olmak utanılası bir durum. Acizliğim ve tepkisizliğimden dolayı kendimi kutluyorum.