6 Temmuz 2010 Salı

''Senin ki 77cm olabilir ama benim ki vaktinde kalkıyor!''

Başlığı ilk okuduğunuzda aklınıza ne geliyor bilmiyorum ama benim aklıma pek te masum şeyler gelmiyor. Bu cümleyi ilk defa bir dergiyi karıştırırken gördüm ve tam sayfayı çevirecektim ki birden ne oluyoruz yahu diyip yazıyı okumaya başladım.
Bundan yaklaşık 2 yıl önce hava yolu şirketlerinin yolcu kapma rekabetinin iyice arttığı zamanlarda Atlas Jet benim için yolcumun konforu yolcu sayısından daha önemlidir diyerek tüm uçaklarındaki koltukların arasındaki (ekonomi sınıfı olsa gerek) mesafeyi 77cm ye çıkartabilmek için uçaktaki koltuk sayısını azaltmış  ve haliyle bu özelliğini pazarlamaya başladı. Bunun ardından Atlas Jet’in en büyük rakibi Pegasus ilginç bir reklam kampanyası ile çıktı karşımıza.
Şu anda nasıl bilmiyorum ama 2 sene öncesine kadar Pegasus ile yolculuk yapacak insanların en az şikayet ettikleri konu rötardı çünkü istatistiklere göre Pegasus’un uçuşlarının %94ü vaktinde gerçekleşiyor yani hiç kimse uçak bekleyerek vakit kaybetmiyordu. Bu özelliğini reklam aracı olarak daha önce kullanmayan Pegasus, Atlas Jet’in son reklam kampanyasına cevap vermek için bu özelliğini kullanmaya karar verdi. Çünkü Atlas Jet te dahil olmak üzere Türkiye’deki tüm havayolu şirketleri rötarlar yüzünden yolcularına vakit kaybettiriyordu.
Ve sonuç: Pegasus’un reklam kampanyası “senin ki 77cm olabilir ama benim ki vaktinde kalkıyor”
Ne dersiniz güzel bir kampanya mı?
Bence çok yaratıcı ve iyi düşünülmüş bir kampanya

1 Temmuz 2010 Perşembe

Metropol Manzaraları-1

Yazıya başlamadan önce aslında düşünceler ve cümleler kafamda uçuşup duruyordu ama doğrusunu söylemek gerekirse ilham kaynağım bugunkü uzun, sıkıcı ve bitmek bilmeyen Üsküdar yolculuğu oldu. Yine klasikleşen otobus bekleme eziyeti baş göstermişti bu kocamane şehirde, bugun 32 dakika Zeytinburnu - Eminönü otobüsünün gelmesini beklemek ve sonuda sağ taraftaki gibi bir otobüsle karşılaşmak pek hoş değildi doğrusu. Güne bu sıkıntıyla başladıktan sonra otobüsteki yerimi aldım. Ankara'da uzunca bi süre yaşama fırsatı bulduğum ve hemen hemen her gün toplu taşıma aracı kullanmak durumunda kaldığım için net olarak söylemeliyim ki İstanbul farklı, şimdi nasıl farklı diyeceksiniz söyle ki bu şehirde insanlar daha bi sahtekar yani çok fazla yalan bakış çok fazla yalan gülüş var, gerçekte uyumayan, uyuma numarası yaparak bu sayede 70 - 80 yaşındaki insanlara yer vermeyen gençler daha fazla bu şehirde. Bazı zamanlarda hepimiz buna benzer şeyler yapmış veya yapanlarla karşılaşmış olabiliriz ama bugunkü farklıydı. Zor durumda olan iki insana yer verme zahmetine katlanmadı oturan ve oturduğu yerden kalkmak bilmeyen insanlar. Üzücüydü. Normalde yarım saat kadar sürmesi gereken yol, trafikten dolayı tam 75 dakika sürdü. Üstüne bu insanların vurdumduymazlığı eklenince sinir katsayım giderek arttı. Yüzde yüz eminim ki eğer gezmeye, dolaşmaya gidiyor olsaydım ilk durakta iner, evimin ya da sahilin yolunu tutardım, ama ne yazıkki amaç gezme değil hayatın ta kendisi olan iş kaygısıydı ve ne kadar sıkılırsam sıkılayım gitmek zorundaydım. Derken sonunda Eminönü, deniz ve vapurlar göründü. Durmadan koşar adımlarla vapura attım kendimi neyseki vapurda biraz boğaz havası almak iyi geldi. Temmuz ayının ilk gününde bu sıcakta serin bir rüzgar karşıladı boğazda vapurdaki bıkkın, zamanı az, koşuşturmaya alışmış olan İstanbulluları... Uzatmak niyetinde değilim yazıyı zaten yeterince içini sıktım okuyanların, söylemek istediğim şudur ki sanırım sevmiyorum seni İstanbul, seninde beni pek sevdiğin söylenemez... Yazar: Bora DÖNMEZ