2 Eylül 2010 Perşembe

Korku Cumhuriyeti ve Referandum


Merhaba dostlar; Bugun 2 Eylül 2010 uzun aradan sonra blog sayfalarını yeniden şenlendirmek niyetiyle geçtim klavyemin başına dokunmaya başladım tuşlara...Bu mani tadından başlangıcın ardından pek de tatlı sözlerin olmadığı cümlelerle yazıya devam etmek niyetindeyim esasen.
10 Gün sonra Ramazan bayramının hemen ertesinden Referandum'da EVET - HAYIR oyları kapışacak kapışmanın sonrasında ülkenin yeni anayasası kabul edilecek ya da var olan anayasal düzenleme ile yola devam edilecek. Aslında son 10 gün kala net olarak 4 taraf var bu konuda EVET ve HAYIR'cıları zaten biliyoruz bi de çok daha ironik olan bi boyut var söz konusu referandum'da o da KARARSIZLAR ve KORKANLAR, kararsızlara zaten alışkınız düşüncesi olmayanlar, bana dokunmayan yılan bin yaşasın düşüncesi olanlar onlar. Peki ya bu KORKANLAR neyin nesi o zaman, aslında net olarak ifade etmeliyim ki bu KORKANLAR tarafı tamamen RTE'nin demokrasi anlayışını yansıtmakta söyle ki AKP döneminde karşıt görüşlerin işten çıkarıldığı ya da yerleştirmelerde kendi tarafından olan insanlara ve cemaatlere öncelik tanındığını zaten biliyoruz. İşte bu korkanlar tarafının oluşmasının ana sebebi budur, meydanlarda DEMOKRASİ, ÖZGÜRLÜK cümlelerini sakız gibi çiğneyen hemen her meydanda vatandaşa sözler veren RECEP bey nerdesin.... Korku Cumhuriyeti olma yolunda emin adımlarla ilerlerken 12 EYLÜL 2010'da eğer ki AKP'nin ve RTE'nin istediği oylar gelir ya da istedikleri oyunları oynayıp zaferle ayrılmayı başarılarsa artık tüm ipleri eline almış olacaklar..Bağımsız yargı, bağımsız Türkiye anlayışından uzaklaşıp, her yerde kendi borularını öttürecekler... Bağımsızlıktan, Atatürkçülükten yana olanlar 12 EYLÜL'de sandıkta HAYIR diyecek ve AKP' anayasasına karşı çıkacaklardır. Son olarak söylemeden geçemeyeceğim bir konu daha 12 EYLÜL'de sandıkları korumak da HAYIR oyu vermek kadar değerli, her Türk vatandaşı sandıkları korumak için görev istesin lütfen.. Referandum'dan sonra 13 EYLÜL sabahında KARANLIK bir TÜRKİYE'de uyanmamak için bilinçlenelim... Oyunuz HAYIR'lı olsun TÜRKİYEM...
YAZAN: Bora DÖNMEZ

6 Temmuz 2010 Salı

''Senin ki 77cm olabilir ama benim ki vaktinde kalkıyor!''

Başlığı ilk okuduğunuzda aklınıza ne geliyor bilmiyorum ama benim aklıma pek te masum şeyler gelmiyor. Bu cümleyi ilk defa bir dergiyi karıştırırken gördüm ve tam sayfayı çevirecektim ki birden ne oluyoruz yahu diyip yazıyı okumaya başladım.
Bundan yaklaşık 2 yıl önce hava yolu şirketlerinin yolcu kapma rekabetinin iyice arttığı zamanlarda Atlas Jet benim için yolcumun konforu yolcu sayısından daha önemlidir diyerek tüm uçaklarındaki koltukların arasındaki (ekonomi sınıfı olsa gerek) mesafeyi 77cm ye çıkartabilmek için uçaktaki koltuk sayısını azaltmış  ve haliyle bu özelliğini pazarlamaya başladı. Bunun ardından Atlas Jet’in en büyük rakibi Pegasus ilginç bir reklam kampanyası ile çıktı karşımıza.
Şu anda nasıl bilmiyorum ama 2 sene öncesine kadar Pegasus ile yolculuk yapacak insanların en az şikayet ettikleri konu rötardı çünkü istatistiklere göre Pegasus’un uçuşlarının %94ü vaktinde gerçekleşiyor yani hiç kimse uçak bekleyerek vakit kaybetmiyordu. Bu özelliğini reklam aracı olarak daha önce kullanmayan Pegasus, Atlas Jet’in son reklam kampanyasına cevap vermek için bu özelliğini kullanmaya karar verdi. Çünkü Atlas Jet te dahil olmak üzere Türkiye’deki tüm havayolu şirketleri rötarlar yüzünden yolcularına vakit kaybettiriyordu.
Ve sonuç: Pegasus’un reklam kampanyası “senin ki 77cm olabilir ama benim ki vaktinde kalkıyor”
Ne dersiniz güzel bir kampanya mı?
Bence çok yaratıcı ve iyi düşünülmüş bir kampanya

1 Temmuz 2010 Perşembe

Metropol Manzaraları-1

Yazıya başlamadan önce aslında düşünceler ve cümleler kafamda uçuşup duruyordu ama doğrusunu söylemek gerekirse ilham kaynağım bugunkü uzun, sıkıcı ve bitmek bilmeyen Üsküdar yolculuğu oldu. Yine klasikleşen otobus bekleme eziyeti baş göstermişti bu kocamane şehirde, bugun 32 dakika Zeytinburnu - Eminönü otobüsünün gelmesini beklemek ve sonuda sağ taraftaki gibi bir otobüsle karşılaşmak pek hoş değildi doğrusu. Güne bu sıkıntıyla başladıktan sonra otobüsteki yerimi aldım. Ankara'da uzunca bi süre yaşama fırsatı bulduğum ve hemen hemen her gün toplu taşıma aracı kullanmak durumunda kaldığım için net olarak söylemeliyim ki İstanbul farklı, şimdi nasıl farklı diyeceksiniz söyle ki bu şehirde insanlar daha bi sahtekar yani çok fazla yalan bakış çok fazla yalan gülüş var, gerçekte uyumayan, uyuma numarası yaparak bu sayede 70 - 80 yaşındaki insanlara yer vermeyen gençler daha fazla bu şehirde. Bazı zamanlarda hepimiz buna benzer şeyler yapmış veya yapanlarla karşılaşmış olabiliriz ama bugunkü farklıydı. Zor durumda olan iki insana yer verme zahmetine katlanmadı oturan ve oturduğu yerden kalkmak bilmeyen insanlar. Üzücüydü. Normalde yarım saat kadar sürmesi gereken yol, trafikten dolayı tam 75 dakika sürdü. Üstüne bu insanların vurdumduymazlığı eklenince sinir katsayım giderek arttı. Yüzde yüz eminim ki eğer gezmeye, dolaşmaya gidiyor olsaydım ilk durakta iner, evimin ya da sahilin yolunu tutardım, ama ne yazıkki amaç gezme değil hayatın ta kendisi olan iş kaygısıydı ve ne kadar sıkılırsam sıkılayım gitmek zorundaydım. Derken sonunda Eminönü, deniz ve vapurlar göründü. Durmadan koşar adımlarla vapura attım kendimi neyseki vapurda biraz boğaz havası almak iyi geldi. Temmuz ayının ilk gününde bu sıcakta serin bir rüzgar karşıladı boğazda vapurdaki bıkkın, zamanı az, koşuşturmaya alışmış olan İstanbulluları... Uzatmak niyetinde değilim yazıyı zaten yeterince içini sıktım okuyanların, söylemek istediğim şudur ki sanırım sevmiyorum seni İstanbul, seninde beni pek sevdiğin söylenemez... Yazar: Bora DÖNMEZ

20 Haziran 2010 Pazar

Yazacak çok şey var aslında...

Hayat çok garip, garipliklerle dolu koşuşturmacalarla dolu devam ediyoruz yaşamaya. Bir de kocaman binaları olan büyük şehirlerde yaşıyorsanız o zaman insanlıktan çıkıp zaman zaman canavar olabiliyoruz bir çoğumuz. Toplumsal olarak duyarsızlık had safhada, sadece konuşmayı biliyoruz, sıradan insanlarız biz tamam burası doğru ama şu ülkeyi yöneten adamlar onlar bizi temsil ettikleri varsayılan ama kendi çıkarları için değil ülkeyi gezegeni bile satma potansiyeli olan politikacılarımız ne yapıyorlar... Zamanı,anı kurtarma çabası içinde geçiyor hayatımız. Ne gelecekle ilgili plan, program yapıyoruz ne de hedeflerimiz var çoğumuzun. Yeni moda olmuş akışına bırakmak yaşamı. Bi bıraktık mı akişina bi daha toparlıyamıyoruz. Hedefsiz, ezbere yaşayan sadece gündelik hayallerin peşinde koşan bir toplum olduk bugunlerde...
Hüzünlü bir Babalar Günü
     Bugün BABALAR GÜNÜ ... Babamı kaybedişimizin 102.günü, onsuz geçen ilk babalar gününde yüreğim sızlıyor,içim acıyor... Baba sana verdiğim sözleri yerine getireceğim..Biliyorum beni görüyosun, mutlu olduğum her an sende mutlu oluyorsun... Günün kutlu olsun babacım...Mezarına güller, karanfiller bıraktım.. Seni Seviyorum... Oğlun...

Hastane Bahçesi

Sevgili dostlar, canım fena halde sıkkın. Bu postu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesinden yazıyorum. Teyzemi ziyarete geldik. Gerçi bu yaptığımız ziyaret değil, en azından benim için. Çünkü teyzem beni hiç sevmiyor sanırım. Kendisi şizofreni hastası. 8 yıl önce gene yaptmıştı hastaneye. Enişten onu ve kızını terk ettiği için 8 senenin 6sı aynı evde olmak üzere geniş bir aile olduk, ya da olamadık. Hasta olmadan önce beni çok sevdiğini biliyorum. Ama özellikle son bir iki senedir garip şekilde nefret ediyor benden. Kafaya çok takmıyorum, sonuçta durumunu anlıyorum. Ama üzülüyorum biraz.

Bazı arkadaşlar her şizofreni hastasını filmlerdeki karizmatik dahiler gibi zannediyor. Teyzemin son sekiz senedir bir dahilini göremedik. Hasta olmasına rağmen süper kadınlar çünkü teyzemdir. Annem ve babam yaşlı insanlar. Peder 60 annem 58 yaşında. Onlarında vücudu bu ziyaret temposuna dayanmıyor artık. Ben götürüyorum teyzemin kızını hastaneye. Onlara gününe göre değişen uzunluklarda sohbet ediyorlar. Ben yanına gidiyorum ama pek yüz vermiyor bana. Biraz konuşmaya çabalıyorum, ama olmayınca onun moralini bozmamak için kantine gidiyorum. Garip bir yer bulası. Çevremde hastalar oluyor. Haftasonlarımı hasta abilerle garip bir hastane kantininde maç izleyerek geçiriyorum. Allahtan kantinci delikanlı adam, wireless şifresi veriyor. Ha birde anlaştık onunla, normalde çay 50 kuruş, ben hastalara ısmarlayınca 30 kuruş yapıyor fiyatını.

Hep gidiyorum böyle tezyeme sanırım 8 9 gün oldu. Korkuyormuş çünkü bizim onu terk etmemizden. Doktoru daha uzun bir süre kalacak dedi. Ellerinden geldiğince sosyal hayata dönebilecek hale getireceklermiş. Sordum, biz dedim düzelebilecek miyiz, bilmiyorum dedi. Çok fazla akraba kültürü olan bir insan değilimdir. Amca ve hala çocuklarının çoğu bana göre dangalak olduğundan hiçbiri ile görüşmem genelde. İçlerinde bir tanesi normaldir bana göre. Hal böyle olunca teyzem annem, babam ve öz ablam olmamasına rağmen bir insan dışında tek insan. Çok canım sıkıldı, yazınca biraz kafam dağılır diye düşünüyorum. Sizinde canınızı sıktım. Özür dilerim.

Efe Yılmaz

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bıkkınlık Hali

Bu ülkenin alışılmış sabahlarından birisi aslında. 30 senedir zaman zaman böyle sabahlara uyanmaya alıştı bu ülkenin insanları. Kimse çözüme bakmıyor, kimse çözümü düşünmüyor 30 senedir. Çocukluğum, terörün arkasındaki dış güçler söylemleriyle geçti. Bütün komşularımız bize düşmandı. Yunanistan batımızı, Irak ve İran güney doğuyu, Ruslar ise doğuyu istiyordu. Böyle delirtilmiş bir milletin evladıyım ben. Herkesin olduğu kadar benimde çevremde tanıdığım insanlar etkilendi terörden. Abilerimdem, tanıdıklardan o bölgede askerlik yapanlar oldu. 18li yaşlarıma kadar olayın diğer tarafını çözemiyordum kafamda. Tamam bütün Kürtlere PKK'lı olarak bakmıyordum, ama Kürt neydi, Pkk neydi, bu adamlar ne istiyordu, niye dağa çıkıyorlardı çözemiyordum. Öss belası vardı başımda, kafamı test kitaplarından kaldırıp göremiyordum bazı şeyleri. Sonra üniversite ile birlitke bazı şeyleri daha yakından görmeye başladım. Şerefsizliğinden emin olduğum ordunun niçin şerefsiz olduğunu tam anlamıyla anladım. Hükümetlerin (hiçbirisini ayırmıyorum) ne kadar basiretsiz olduğunu gördüm. Yıllarca biz insanları uyuttular. Kürtleri önce onlar ayırdılar bizden, sonra bizim ayırmamıza neden oldular. Teni bizden esmer diye, insanları kötü görmeye başladık. Vatan toprakları belki bütündü, ama biz halk olarak parça parça olmuştuk.

Bu kaçıncı karakol saldırı bilmiyorum. Ama karakolların dağ başında unutulmuş tabutlar olduğunu bililiyorum. Kim bir insanı oraya ölmeye gönderir anlamıyorum. Güçlü olmak bu kadar mı önemlidir. Haysiyetsiz komutanlar, kendilerini önemli ve güçlü hissedecek diye nasıl insanları ölüme gönderir bunu hiç çözemedim. Kendi evladını öldüren orduyu bu insanlar nasıl seviyor çözemedim. Dış mihrakları 30 senedir yenemeyen devlet, niçin kendini kapatmıyor, denedik ama olmuyor demiyor çözemedim. Niçin bir tane dışişleri bakanı çıkıp, 30 senedir bir uluslararası politika stratejisi geliştiremedik, özür dilerim bu onursuzluk ve aptallık yaşayamıyorum deyip kendisini öldürmez çözemedim. Bu ülkede o insanları bizden biri yapacak adımlar niye atılmaz. Niye insanlar kendi dillerinde konuşamaz. Niye devlet dairelerinde Kürtçe bile tercümanlar bulunmaz çözemedim. Devlet doğuya gönderdiği öğretmenini niçin koruyamaz çözemedim. Oradaki şartları iyileştirecek, insanların dağa çıkmasını engelleyecek şeyler niçin yapılmaz çözemedim. İnsanlar niçin feodal düzene baş kaldırmaz çözemedim. Çocuklar niçin hapiste bilmiyorum. Bu ülkenin Jitem'i oraların üzerinden tank gibi geçerken, hepimiz nasıl sustuk bilmiyorum. Bunları konuşanları, öldürürken insanlar nasıl izledik. Susurluk kazasından hiçbirşey çıkmadı biz bunu nasıl unuttukta yaşıyoruz bilemedim.

Kimse kimseye dağa çıkıyorlar diye kızmasın. Kafama uygun benin doğrularıma yakın olan bir örgüt bulsam kendime bende çıkarım dağa.

18 Haziran 2010 Cuma

Parfüm

En ufak şeyi, geçmişle ilişkilendirme gibi sorunlarım var. Bir yer, bir söz falan filan. Gece uykumu tam alamadım. Uykuya yolda devam ettim metrobüste. Gerçekten toplu taşıma araçlarında uyumak üzerine master tezi yazarım. Ama daha rahat ve güzel şehirlerarası otobüslerde uyuyamamam dillere destandır. Beraber uzun yolla gittiğimiz bütün sevgililerimin (yaklaşık 200 kadar) burnundan getirmişimdir yolu. Neyse konuya dönelim.

Kulağımda kulaklık, mışıl mışıl uyurken, bir koku duydum. Kendisi hala İngiltere'de olan ve zaman zaman kendisini özlediğim eski sevgilimin parfümüydü burnuma gelen. İrkildim, nerede olduğumu düşündüm. Gözlerimi açıp, yanımdaki yabancıyı görünce normale döndüm.

Sikik bir cuma sabahı başlangıçı oldu. Akşam sanırım ve umarım arkadaşlarıma olacağım. 1 hafta 10 gündür zaten saçma ve sıkıcı bir hayat yaşarken, bu başlangıç hiç güzel olmadı. Zamam zaman herşeyi unutturcak ilaçların haberleri çıkıyor gazetelerde. Düşünüyorum, alsam mı bir tane diye, hayut kendimi kobay etsem mi diye. Sonra mutlu oluyorum, canımı sıkan bu anılarda. Çünkü acısıyla tatlısıyla, komik bir hayat yaşıyorum.